
Havada nefes kesen bir kitap kokusu...
Kitapevinde gözlerimi yummuş beni ona ilk çağıracak kitabı usulca bekliyorum.Bir,iki ve üç diyip gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum.Pespembe kapağıyla ilk görüşte içime bir ateş düşüyor,çarpılıyorum.Sonra kapağı okuyunca bana seslendiğini hissediyorum,içimdeki o boşluğa.Nietzsche benim zayıf noktam,ok tam 12'den hedefi vuruyor.Başka bir kitabı daha alıyorum elime,ama iki kitabı birlikte almayı diğerinin kalbini kırmak olacağını düşünerek birini geri bırakıyorum.
Nedense ilk duyuşları her zaman çok önemsemişimdir,belki de onlara gereğinden fazla önem atfetmişimdir.Ama bugüne kadar yanıltmadı o duygu beni hiçbir zaman.
Mustafa Ulusoy bir psikiyatri uzmanı ve yıllar boyunca gözlemlerini,düşüncelerini hastalarıyla yaşadığı şeyleri akıcı ve öğretici bir dille bu kitapta harmanlamış.Hiç sıkılmadan parça parça bile okunabiliyor kitap,hangi başlık size sesleniyorsa onu açıyorsunuz ve aradığınız cevapları buluyorsunuz.Kitabı okurken o kadar çok yerin altını çizmişim ki daha sonra elektronik ortama aktarma çalışmalarını hala tamamlayamadım.Kim bilir ne zaman bitecek,Allah bilir...
Neyse sözü,sözün sahibine bırakıyorum:
“Kendimi üç kutuda yaşar gibi hissediyorum. Birinci kutu, yaşadığım ev. İkinci kutu çalıştığım iş yerinin odası.Üçüncü kutu da yolda bindiğim araba” diyince Karen birden duıaksamış,sesi hüzünlü bir hal almış,mahzunlaşmış ve “Benim de üç kutum var” demişti.”Birinci kutu kendim.İkinci kutu yaşadığım ülke,üçüncü kutu ise içinde yaşadığımız dünya.”- İnsanın kendi varlığını bir kutu gibi algılaması…Bu hala anlayamadığı, hayretle karşıladığı bir şeydi.” s.22
“Yağmur Adam mı hasta, yoksa biz mi? Cevabım ikisi de idi.Anca Yağmur Adam, kendi tercihiyle otist olmamıştı. Kendisini o hasta etmemişti. Üç yaşında başlayan hastalığından da memnundu belki, kim bilir.
Ya zamanımızın tipik otistik insanı? İşte o, kendi hastalığını kendisi tercih ediyor. Kendi dünyasını kendisi daraltıyor. Günübirlik kaygı, endişe ve ihtiraslarla sıkışıp kalıyor. Ezel ve Ebed Sultanının kâinat sergisinde bir mütalaacı olduğunu unutmuş halde yaşayarak, otistik bir hayatı bizzat seçiyor.” s.49
“Sahip olduklarını hayatını, bedenini, kalbini, ruhunu, aklını nereden almıştı? Bunların bir zamanlar kendisi için var olmadıklarını aklına getirdi. Bu düşünceden tedirgin oldu. Sahip olduğu ve bundan büyük haz aldığı, gururlandığı her şeyin bir anda elinde kayıp gittiği duygusuna kapıldı. Kendisine yalnızca hiçlik kalıyordu. Öte yandan, kendisine olan her şeyin; hissettiği, yaşadığı her şeyin sahibinin kendisi olduğunu düşünmek ona müthiş bir tat veriyor, ruhunu okşuyor, başarı duygusu uyandırıyordu. Kendisini, bu düşünceye sımsıkı sarılmak gerektiğine inandırmak zorundaydı. Öyle ki, artık sahiplik düşüncesinin bağımlısı olmuştu. Çünkü sahip olduklarının kendisine verildiğini düşünmek, verenin kim olduğu sorusunu gündeme getirecekti. Bunun cevabı ağır geliyordu. Kendisine (bütünüyle?) mal ettiği başarılı olma duygusunu tümüyle elinden alıp götürüyordu. Öyle ya, duygular kendinin değilse, onları bir veren olmalıydı. Onu duygularıyla birlikte var eden biri olmalıydı.” s.53.
“Yaratıcıya inanmak Nietzsche’ye hep zor geldi. İnandığı an, sahip olduğunu sandığı her şey elinden alınacaktı. Bizzat bu gezegende bağımsız bir varlığa sahip olmadığına inanacaktı. Bu hayatın, bizzat kendisine ait olmadığına. Bu ona çok ürkütücü geliyordu. Yani, şimdi bu başarılar kendisinin değil miydi? Hep başkası hesabına mı çalışıyordu? Bu narsisizmini; benliğini, bağımsız bir varlığa sahip olma duygusunu incitiyordu. O,bizzat var olduğuna inanmak istiyordu. Kendi hayatının yaratıcısı olduğunu hissetmek istiyordu. Gerçi, aklı böyle olmayacağını biliyordu. Ama narsistik tarafı diretiyordu. Elindeki her şeyi yaratıcıya teslim etmek! Elinizde ne var ne yok;hepsini… Her şeyinizi elinizden çıkarmak demekti bu!” s.54
“İnsanın kendi başına bir hiç olduğunu, aciz olduğunu, fakir olduğunu, kusurlu olduğunu kabul etmesi dünyanın en zor işidir. Hayatın, belki de en çok zorumuza giden, bizi en çok zorlayan seçimidir bu. İnsanın kendisinden vazgeçmesidir. Kendisine ait sandığı şeylerden vazgeçmesidir. Nietzsche bunu yapmadı.Kolay yolu seçti.Her şeyi sahiplendi.Elindekileri, yaratıcının verdiğini hiç kabul etmedi.Hep kendi başına var olmaya çalıştı…”
Okumaktan yorulanlar veya daha fazlasını isteyenler için,özetlerin devamı:
http://rapidshare.com/files/226662067/Nietsche_ve_Babaannem.doc.html

0 Responses to “NIETZSCHE ve BABAANNEM”
Yorum Gönder