İlkokul Öğretmenim Herr Mattler


Yıllar sonra ilkokul öğretmenim Reinhard Mattler'i aramak üzere bir umutla bilgisayarımın başına oturdum.İlkokul senelerimden aklımda kalan bütün keyword'leri bir bir sıralarken çok sevdiğim öğretmenimin emekli olduğuna dair bir gazete haberine ulaştım.Ne çok emeği geçmişti bize,o küçük sınıfta yaşadığım benzersiz hatıralar sanki dünmüş gibi aklımda.

Sınıfımızla birlikte yaptığımız müze ve orman gezileri,din üzerine yaptığımız sohbetlerimiz,öğretmenlik dışında kilisenin ilahi korosunda görev yapması ve söylediği şarkılardan isteğimiz üzerine bize de dinlettirmesi,kış ayları gelince mendilini elinden düşürmemesi ve hapşırdığında tüm okulu inletmesi :) Dışarıdan sert görünen ama içi hayat ve sevgiyle dolu bir insandı o.Her şey bir yana Almanya yıllarımda hayata tutunmamı sağlayan insan olmuştu.Üzerimde çok büyük hakkı var.

Geçtiğimiz sene Türk ve Alman öğrencilerin düzenlediği bir programla 37 yıllık öğretim hayatına "Aufwiedersehen" ve "Güle güle" yazılı pankartlarla veda etmiş.Bir gün yanına gidip elini öpmek nasip olur inş.

http://www.augsburger-allgemeine.de/Home/Nachrichten/Wirtschaft/Sparkassen-in-Schwaben/Specials/Sparkassen-Baufinanzierung/regid,2_puid,2_pageid,12194.html

Hayata ucundan tutunmak

Oh be dünya varmış,insanın blogu gibisi yok vallahi,özledim buraları.Kaç zamandır uzak kalmıştım,neden mi? Kendimi unutmaktan,hayatın bana kendimi unutturmasından.Şu sıralar ara tatilin gelmesiyke yükümün biraz hafiflemesi beni kendime getirdi doğrusu."Neşeli Hayat" filminin son sekansı geliyor aklıma..."Adamın kafası rahat olacak biliyon mu" :)


***


Tutunmak istiyorum hayata tüm zorluk ve sıkıntılara inat.Yüzümde kocaman bir tebessümle hayatın tüm gerçekliğine alaycı bir bakış fırlatmak istiyorum.Yanı başımda kopan kıyametlere umursamadan yanından geçip gitmek,dudağımda inceden bir ıslıkla o çok sevdiğim parçaları mırıldanmak. Yüreğimde taşıdığım en büyük acılara kulak vermek yerine sabahın acı soğuğunda, ağaçların içinde ötüşen kuşları dinleyerek içimi ısıtmak istiyorum. Ağlamaklı bir hale, gri bir dünyaya,veremli bir hasta gibi umutsuz nefes alıp vermelere isyan ediyorum.Beni baştan aşağı sarıp kolumu kaldırmayacak hale getiren hüzne bile göz kırparak,elimde çitlediğim çekirdeğin kabuklarını kafasına fırlatmak istiyorum.Hey adamım ne oldu sana böyle "keep your head up" demek istiyorum.


Saniyeler kayıp giderken hayatımızdan hepsini güzel bir hatıra ile uğurlamak istiyorum.Aldığım her nefesin değerini en derinde hissetmek,sahip olduklarımıza alabildiğine şükretmek.Şükretmek dedim de,şükredebilmek için önce sahip olduklarımızı bilmeyi istiyorum Rabbimden. Mutluluğu gelecekte veya geçmişte aramak yerine gerçekten an’ın içinde hissedebilmeyi diliyorum, bugün bu satırları yazarken olduğu gibi.Her an huzuru soluklayabileceğim,kimselere ait olmayan,adı söylenmemiş renklere bezenmiş bir iç diyara,bir küçük dünyaya sahip olmayı isterken,beni bildiğin en güzel hal üzerine kıl Rabbim diye dua ediyorum.

Müziğini mi arıyorsun?


Uzun zamandır arşivimdeki parçalara kulak aşinalığı geliştirmiş olmaktan dolayı büyük bir sıkıntı içerisindeydim.Ee arşivimi de güncelleyecek fırsatı bulamayınca müzik dinlemek bazen çile haline gelebiliyordu.(bkz.rutine düşmek)Geçenlerde bir arkadaşım yaşadığım bu boşluğu dolduracak büyük bir hizmetten beni haberdar etti.Artık "mood"umuz'a(ruh halimize) göre parçalar dinlemek mümkün Power Turk'ün bu eşsiz hizmeti sayesinde.Ücretsiz olduğu gibi üstüne üstlük reklamsız da :)

http://www.powerturk.com/

Müzik Diyetim:

-Sabahları evden çıkmadan 1 çay kaşığı Rock
-Akşam üzeri yemekten evvel 1 kase Etnik
-Geceleyin hayaller eşliğinde 1 süt bardağı Slow

The Cure


The Cure… Yüzleri bembeyaz, dudakları rujlu elemanlar… Okul arkadaşı üç eleman 70lerde The Cure adlı grubu kurarlar. Tavırları, tipleri ve şarkılarıyla kısa sürede alternatif rock camiasında kendilerine güzel bir yer edinirler. İlk albümleri karamsar, iç bunaltıcı şarkılarla dolu olduğu için insanlar tarafından gotik ve bohemist olarak benimsenirler. Ve bu imaj onların üzerine öyle bir yapışır ki ne kadar neşeli şarkılar da yapsalar kendilerinden beklenen sıra dışı şeylerdir. Lakin gotik olmasa bile sıkı pesimist diyebiliriz kendilerine. Şöyle bir şey var ki, grubun vokalisti idi yanılmıyorsam, verdiği bir demeçte, hiçbir şey istemediğini, bir dağın tepesinde ölümü beklemek istediğini söylemiş. Buna benzer sözleri yüzünden intihar edeceği beklentisi doğmuş, hatta hangi şarkıdan/albümden sonra intihar edeceği merak konusuymuş… Tabi öyle bir şey olmamış…

Elemanların belirli bir ahlak anlayışları var. Kapitalizme, piyasaya karşı erdemli bir duruşları var. Küfürlü şarkılardan, öğürmelerden hazzetmiyorlar. Lakin birçok metal, rock ve elektro sanatçısında olduğu gibi bunlarda da bir imaj kaygısı var. Bu marjinal olma çabası direk olarak tiplerinde tezahür ediyor. İyi bir ailede yetişmiş, rahat büyümüş, nazik çocuklar olmalarına rağmen karmaşık saçlar ve bembeyaz suratlar ile vermek istedikleri görüntü ise tam tersi. Biz çok sıradışıyız mesajını veren imajın altında gayet doğal sevimli çocuklar var oysa. Bu gerçeği perdelemek rock’un doğası için gerekli olabilir belki, bilemiyorum. Örneğin Mortiis sahnede canavar maskesiyle çıkar. Uzun iğrenç bir burun, sivri kulaklar, dağınık uzun saçlar, sarılı kol ve bacaklar. Yaptığı şarkıyla bir şeyler anlatırken, imajıyla bu anlatıma destek vermektedir böyle yaparak. Oysa Mortiis de bembeyaz pürüzsüz nazik bir çocuk tipindedir aslen.

Şarkılarına gelirsek, ne söylediklerini bilmiyorum ama kasvetli şeyler söylüyor olsalar dahi, şarkılarında bir neşe var. Hani bazı sakızlar olur ya, şekersizdir ama tatlıdır. İşte The Cure için de bunu söylemek mümkündür, bir tatlandırıcı vardır şarkılarında ama bu bildiğimiz şeker (mutluluk, neşe) değildir. Enerjiyi hissederiz ama neşeyi birebir göremeyiz, iyiyse kafamız neşeleniriz…

Vokalistlerinin (Robert Smith) rahat ve temiz bir sesi var. Çok uçurmasa da en azından hiç yormuyor. Her şarkıyı aynı güzellikte aynı temizlikte okuyamadığı bir gerçek… Zaten kafası güzelken iyi yorumlayamadığını saçmaladığını kendisi söylüyor. Çok güzel şarkıları var. Derin ve yüzeysel ritimler iyi harmanlanmış. Bunu anlatmanın başka bir söylemi var mı bilmiyorum ama dediğim gibi şarkılarında derinden gelen ses ile belirgin olan sesler, tezatlıklarıyla, birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşmalarıyla lezzetleniyor.

Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim Roll’un 16. Ve 40. Sayıları The Cure sayıları imiş. Merak ettim, o sayıları istiyorum, ama piyasada var mıdır bilmiyorum, benim sana linkini gönderdiklerim 2008 sayılarıydı sadece.

Şarkılarında güzel, akılda kalan ve kendini tekrar ettiğinde yorup sıkmayan melodilere bolca rastlamak mümkün… Hafif şarkılarda bile bir coşkunluk var, böyle olunca şarkılarını uzun yolda dinlemek gayet lezzetli olur diye düşünüyorum. Hatta yaptığım “Yolculukta Dinlenecek Şarkılar Listesi” ne bir şarkılarını almayı düşünüyorum, ama hangisini alacağıma karar vermedim.

Burada bir tespit yapsam iyi olacak. Albüm/sanatçı/şarkı tanıtımı yapılırken genelde (ya da hep öyle) verilen bilgiler biyografi gibidir. Kuru bilgilerden oluşur. Oysa ne çok isterim o anlatma mertebesine ulaşmış sıkı dinleyici herhangi bir şarkının derinlerini anlatsın bana, hissettiklerini anlatsın, şarkının hissettirdiklerini… Ya da tümden şarkıların geneline dair, en azından tarza, o özgün tarzın anlattığı özgün hikâyelere dair bir şeyler anlatsınlar. Biliyorum şarkıları anlatmak zordur ama ben anlatmak istiyorum yine de sana…

Anlamak da zordur biraz… Tadı nereden aldığına bağlı, hangi damardan beslendiğine… Örneğin ben net şeyleri severim, ses net, müzik net, melodi net. O yüzden Björk, Pink Floyd ve Radiohead bana çok da yakın değildir. Tori Amos hiç yakın değildir. Sana da Mortiis yakın değildir örneğin. Ama şu kesindir ki Björk’den de Mortiis’den de zevk alabilmek için iyi derecede müzik dinliyor olmak gerekir, iyi kulak dedikleri şey işte… Tom Waits’den zevk alabilmek için iyi dinlemenin yanında sabırlı olmak da gerekir mesela. Tamam, CocoRosie’de net değildir, biraz mıymıntıdır, ama zeki buluşlarla doludur, belki bu yüzdendir onların yakınlığı. Doğuda karşılığı Mohsen Namjoo olabilir CocoRoise’nin. Ama anlattıklarına değil müziklerine kattıklarına bak, bir akrabalık var yaklaşımda dimi… Björk, Pink Floyd ve Radiohead’ i yan yana yazınca aklıma bunlara yakın bir isim geldi: Coldplay. Yakın zamanda İstanbul’da konser vereceklermiş. Hep beraber The Hardest Part diye bağıracaklarmış. (:

Bu yazıyı sadece sana göndermek için yazmıştım ama sanıyorum sitede de yayımlayabilirim. Gayet temiz olmuş, hiç küfür etmemişim mesela, özel şeyler de söylememişim. Aslında Pink Floyd’un gizemli Sdy Barrett’ini anlattığın mektubuna karşılık olabilir bu mektup. En son Murat Menteş mi bahsetmişti o adamdan? Ne olmuştu? Bak o hikâyeyi unuttum. Bir ara yeniden anlat.

Sabah oluyor, uyuyayım biraz. Sen de işrağı bekle… Bir anekdotla bitireyim bari mektubu:

Elektronun kafayı sıyırmış elemanı Aphex Twin (Richard D. James) İstanbul’a geldiğinde sormuşlar:

- Evinizde bir tank olduğu hakkında söylentiler var.

Evet. Ferret Armoured Scout Car Mark II. 4.5 tonluk. Üzerinde 72 mm’lik taramalı tüfek var.

- Ne amaçla kullanıyorsunuz?

Normal bir araç gibi… Çoğunlukla alışveriş için kullanıyorum.

Not: Ekte bir grafik dosyası var. The Cure için tasarladığım duvar kâğıdı…


Aleminrenkleri.com'dan alıntıdır.

Sündürün görüntüleri sündürün, ekran boş kalmasın!


Hayli zamandan beri televizyon üreticileri 16'ya 9 ebadında likit kristal veya plazma altyapılı televizyon ekranı üretiyorlar. Şimdiye kadar ekran standardında egemenliğini sürdüren 4'e 3 boyutlu ekranın pabucu dama atıldı.

Kısacası ekranların eni genişledi fakat televizyon yayınlarının çoğunluğu hâlâ eski ekran ölçülerini koruyor; ancak pek az kanal, yeni ekran standartlarına uygun yayın yapıyor. Hâl böyle olunca yeni televizyon cihazı alanlar şöyle bir meseleyle karşılaşıyorlar: Ekran büyük fakat görüntü ekranı doldurmuyor, küçük kalıyor. Neyse ki cihaz kumandalarıyla farklı boyutta ekran tercihleri yapılabiliyor. Meselâ kullanıcıların kısm-ı âzâmı şöyle davranıyor: 4:3 ebadında gelen yayını, 16:9'a sığacak derecede sündüren tercihi seçerek görüntüyü deforme ediyorlar.

Nerede rastladımsa durum böyleydi. Fiyakalı otel lobilerinden mahalle kahvelerine, pastanelerden mütevazı evlere kadar hemen herkes TV görüntülerini "sündürerek" seyretmeyi uygun buluyorlar; bu açıdan halkımızın eğilimi âşikâr, boş ekran sevmiyoruz.

Burada boşluk korkusu dediğimiz şey devreye giriyor olmalı; Frenkçesi "Horror vacue". Açıkta duran mutfak tüpüne tığ işiyle triko kazak giydiren, koltukları, iskemleleri, resim çerçevelerini, aynaları dantelle süsleyen millî zevkimizin bir izahı da boşluk korkusudur; yayla gibi ekranın ortasında küçücük kalan, sağında solunda boşluklar bırakan bir ekran görüntüsü içimize sinmiyor.

Sündürülmüş görüntü, TV seyredicilerinin nasıl içine siner anlamıyorum. Bütün ölçüler değişiyor; insanlar daha enli, suratlar daha ablak, eşya daha geniş görünüyor. "İlk başlarda garip geldi ama sonra alıştık" diyorlar. Doğrudur, alışılır; insanın intibak kabiliyeti yüksek fakat niçin gerçek ölçüler, gerçek ebat konusunda direnç gösterilmediği garibime gidiyor. Pek mâsum, pek alelâde görünse de gerçekliğin saptırılması değil midir bu?

"Yoo, rahatsız olmuyorum" diyenlere küçük bir anket uygulayalım; evinizdeki kapının, pencerenin, koltukların gerçek boyutlarını değiştirmesine katlanabilir misiniz? Vücut ölçüleriniz değişse, geometrik algınız bozulsa tahammül edebilir misiniz? Gerçeklik algısı bozulunca, boyutlar mânâsız gelecektir; sadece görünen, maddî şeylerde değil, zihinle kavranması gereken gerçekliğin de içe doğru bastırıldığını, dışa doğru sündürüldüğünü fark etmek sizi rahatsız etmez mi?

Boyutlar mantıkla ve elbette temel estetik algılarla da yakından ilgili. Mantık dediğimiz şey, herkesçe paylaşıldığına inandığımız bir dizi varsayımdır nihâyetinde. Mal varlığını izahta güçlük çeken nevzuhur zengin, "Gökten para yağdı; ben de topladım" dediğinde en azından bıyık altından güleriz; çünkü mantığın temel prensipleri konusunda bizimle dalga geçmeye kalkışmaktadır. Şâkule uymayan açıyla duvara asılmış tabloların göz zevkimizi rahatsız etmesi ise estetik önkabullerle ilgilidir. Küçük gibi görünen mantık zorlamaları bizim tabii algı cihazımızı bozar; başkasının dereceli gözlüğünü inatla takarak üç-beş gün sonra "alıştığını, artık rahatsız olmadığını, iyi gördüğünü" ileri süren birine benzeriz zamanla.

Bir nevi, "Efendisinin ilâcını çalıp içerek şifâ bulacağına inanan ahmak uşak" vaziyeti.

"Yazacak şey mi bulamadın yahu" diyenleri duyar gibiyim; velev ki öyle sayınız... Temel eğitimi esnasında bir dizi ideolojik âmentü ve axiomla yetiştirilen kuşakların daha sonraları bir kısım insânî ve tabii şeyleri algılamasında vahim zaaflara düşmesini, artık daha geniş bir çerçevede değerlendirmek taraftarıyım. Bugünlerde geçirdiğimiz zihni çöküntüyü ve örselenmeyi bu nokta-i nazarla incelerseniz, belki de bana hak verirsiniz.

Evvel zaman içinde yağmur suyu içenlerin delireceğini önceden haber alan bir âkıl adam varmış. Önceden su depolayarak hayli zaman deliren bir cemiyetin içinde tek akıllı olarak yaşamanın azabını tattıktan sonra günün birinde yaptığı şeyin anlamsızlığını fark ederek, herkesin içtiği sudan bir maşrapa dikivermiş kafaya...

Sündürün görüntüleri sündürün, ekran boş kalmasın!

A.Turan Alkan

Uzak İhtimal

Musa, İstanbul'a yeni gelen bir müezzindir. Galata'daki bir camide çalışmaya ve caminin ayarladığı bir dairede kalmaya başlar. Karşı dairesinde Clara adlı bir rahibe adayı oturmaktadır. Yakup ise aristokrat bir aileden gelen, sahaflık yapan bir İstanbullu'dur ve uzun yıllar önce birlikte yaşadığı kadından olan kızını aramaktadır.

Musa, Clara’yı ilk gördüğü andan itibaren onunla konuşmaya çalışır, onu takip eder. Yakup’la da böylece tanışır. Üç farklı insanın hayatı kesişirken, sadece İstanbul gibi bir şehirde yaşanabilecek olaylar yaşanır.

Uzak İhtimal, yönetmenin ilk filmi olurken, aynı zamanda Rotterdam Film Festivali’nden "Kaplan" ödülüyle bu festivalde ödül alan ilk Türk filmi ünvanını aldı. Film, aynı zamanda 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin programında yer aldı. Uzak İhtimal 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film yarışmasında da yarışacak.



Senaryo: Tarık Tufan , Görkem Yeltan
Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun
Oyuncular: Görkem Yeltan (Clara) , Ersan Ünsal (Yakup) , Nadir Sarıbacak (Musa)

Erteleme hastalığına son vermek

İnsanoğlu hayatı boyunca birçok şeyi erteler de durur, bir süre sonra bu ertelemek hastalık haline gelir ve insan ertelemeyi alışkanlık haline getirir. Artık ertelemek sıradanlaşmıştır. "Acelesi yok canım, yarın yaparım" der durur ama nedense yarını bir türlü getiremez.

Gerçekten de şöyle bir düşündüğümüzde hayatımızda ne kadar çok şeyi erteliyoruz değil mi?
-" Sabah hallederiz "
-" Haftaya yaparım "
-"Sınav zamanı gelsin bakalım, o zaman çalışırım"
-"Yarın kesin başlıyorum"
Evet.. Ertelemekle ilgili çok duyduğumuz alışkanlık haline gelmiş cümleler.

Ertelemekle ilgili internetten araştırma yaparken Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in bir hadisi karşıma çıktı;

"Erteleyen helak olmuştur"

İşte olay budur. Sevgili Peygamberimiz 1400 asır evvelden bizi uyarıyor. Sakın ha ertelemeyin, yapacaklarınızı şimdi yapın. Erteleyen helak olmuştur. Yani yapacaklarını yapamadan, erteleye erteleye kendini yemiş bitirmiştir. O zaman ertelemeye son demenin zamanı geldi ve geçiyor bile. Ben bu yazıyı yazarken bile ilk önce akşam yazarım dedim ama sonra niye erteliyorum ki şimdi yapayım dedim ve ortaya böyle bir yazı çıktı.

Parolamız; "Şimdi yapmak" olmalı. Ders mi çalışılacak. Şimdi... Günahlardan tevbe mi edilecek.. Şimdi.. Namaza başlanacak.. Şimdi.. Kitap mı okunacak.. Şimdi... Böyle yaptığımız zaman hem zamandan tasarruf ederek daha çok iş yapmış oluruz. Hem de kendimize güvenimizi artırarak mutluluğun tadını çıkartırız.

http://gunceldefter.blogcu.com/ 'dan alıntıdır.




© 2007 ZephyRs Blog | Designed and modified by ZephyR.
No part of the content or the blog may be reproduced without prior written permission.
Show/Hide Navigation