The Cure


The Cure… Yüzleri bembeyaz, dudakları rujlu elemanlar… Okul arkadaşı üç eleman 70lerde The Cure adlı grubu kurarlar. Tavırları, tipleri ve şarkılarıyla kısa sürede alternatif rock camiasında kendilerine güzel bir yer edinirler. İlk albümleri karamsar, iç bunaltıcı şarkılarla dolu olduğu için insanlar tarafından gotik ve bohemist olarak benimsenirler. Ve bu imaj onların üzerine öyle bir yapışır ki ne kadar neşeli şarkılar da yapsalar kendilerinden beklenen sıra dışı şeylerdir. Lakin gotik olmasa bile sıkı pesimist diyebiliriz kendilerine. Şöyle bir şey var ki, grubun vokalisti idi yanılmıyorsam, verdiği bir demeçte, hiçbir şey istemediğini, bir dağın tepesinde ölümü beklemek istediğini söylemiş. Buna benzer sözleri yüzünden intihar edeceği beklentisi doğmuş, hatta hangi şarkıdan/albümden sonra intihar edeceği merak konusuymuş… Tabi öyle bir şey olmamış…

Elemanların belirli bir ahlak anlayışları var. Kapitalizme, piyasaya karşı erdemli bir duruşları var. Küfürlü şarkılardan, öğürmelerden hazzetmiyorlar. Lakin birçok metal, rock ve elektro sanatçısında olduğu gibi bunlarda da bir imaj kaygısı var. Bu marjinal olma çabası direk olarak tiplerinde tezahür ediyor. İyi bir ailede yetişmiş, rahat büyümüş, nazik çocuklar olmalarına rağmen karmaşık saçlar ve bembeyaz suratlar ile vermek istedikleri görüntü ise tam tersi. Biz çok sıradışıyız mesajını veren imajın altında gayet doğal sevimli çocuklar var oysa. Bu gerçeği perdelemek rock’un doğası için gerekli olabilir belki, bilemiyorum. Örneğin Mortiis sahnede canavar maskesiyle çıkar. Uzun iğrenç bir burun, sivri kulaklar, dağınık uzun saçlar, sarılı kol ve bacaklar. Yaptığı şarkıyla bir şeyler anlatırken, imajıyla bu anlatıma destek vermektedir böyle yaparak. Oysa Mortiis de bembeyaz pürüzsüz nazik bir çocuk tipindedir aslen.

Şarkılarına gelirsek, ne söylediklerini bilmiyorum ama kasvetli şeyler söylüyor olsalar dahi, şarkılarında bir neşe var. Hani bazı sakızlar olur ya, şekersizdir ama tatlıdır. İşte The Cure için de bunu söylemek mümkündür, bir tatlandırıcı vardır şarkılarında ama bu bildiğimiz şeker (mutluluk, neşe) değildir. Enerjiyi hissederiz ama neşeyi birebir göremeyiz, iyiyse kafamız neşeleniriz…

Vokalistlerinin (Robert Smith) rahat ve temiz bir sesi var. Çok uçurmasa da en azından hiç yormuyor. Her şarkıyı aynı güzellikte aynı temizlikte okuyamadığı bir gerçek… Zaten kafası güzelken iyi yorumlayamadığını saçmaladığını kendisi söylüyor. Çok güzel şarkıları var. Derin ve yüzeysel ritimler iyi harmanlanmış. Bunu anlatmanın başka bir söylemi var mı bilmiyorum ama dediğim gibi şarkılarında derinden gelen ses ile belirgin olan sesler, tezatlıklarıyla, birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşmalarıyla lezzetleniyor.

Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim Roll’un 16. Ve 40. Sayıları The Cure sayıları imiş. Merak ettim, o sayıları istiyorum, ama piyasada var mıdır bilmiyorum, benim sana linkini gönderdiklerim 2008 sayılarıydı sadece.

Şarkılarında güzel, akılda kalan ve kendini tekrar ettiğinde yorup sıkmayan melodilere bolca rastlamak mümkün… Hafif şarkılarda bile bir coşkunluk var, böyle olunca şarkılarını uzun yolda dinlemek gayet lezzetli olur diye düşünüyorum. Hatta yaptığım “Yolculukta Dinlenecek Şarkılar Listesi” ne bir şarkılarını almayı düşünüyorum, ama hangisini alacağıma karar vermedim.

Burada bir tespit yapsam iyi olacak. Albüm/sanatçı/şarkı tanıtımı yapılırken genelde (ya da hep öyle) verilen bilgiler biyografi gibidir. Kuru bilgilerden oluşur. Oysa ne çok isterim o anlatma mertebesine ulaşmış sıkı dinleyici herhangi bir şarkının derinlerini anlatsın bana, hissettiklerini anlatsın, şarkının hissettirdiklerini… Ya da tümden şarkıların geneline dair, en azından tarza, o özgün tarzın anlattığı özgün hikâyelere dair bir şeyler anlatsınlar. Biliyorum şarkıları anlatmak zordur ama ben anlatmak istiyorum yine de sana…

Anlamak da zordur biraz… Tadı nereden aldığına bağlı, hangi damardan beslendiğine… Örneğin ben net şeyleri severim, ses net, müzik net, melodi net. O yüzden Björk, Pink Floyd ve Radiohead bana çok da yakın değildir. Tori Amos hiç yakın değildir. Sana da Mortiis yakın değildir örneğin. Ama şu kesindir ki Björk’den de Mortiis’den de zevk alabilmek için iyi derecede müzik dinliyor olmak gerekir, iyi kulak dedikleri şey işte… Tom Waits’den zevk alabilmek için iyi dinlemenin yanında sabırlı olmak da gerekir mesela. Tamam, CocoRosie’de net değildir, biraz mıymıntıdır, ama zeki buluşlarla doludur, belki bu yüzdendir onların yakınlığı. Doğuda karşılığı Mohsen Namjoo olabilir CocoRoise’nin. Ama anlattıklarına değil müziklerine kattıklarına bak, bir akrabalık var yaklaşımda dimi… Björk, Pink Floyd ve Radiohead’ i yan yana yazınca aklıma bunlara yakın bir isim geldi: Coldplay. Yakın zamanda İstanbul’da konser vereceklermiş. Hep beraber The Hardest Part diye bağıracaklarmış. (:

Bu yazıyı sadece sana göndermek için yazmıştım ama sanıyorum sitede de yayımlayabilirim. Gayet temiz olmuş, hiç küfür etmemişim mesela, özel şeyler de söylememişim. Aslında Pink Floyd’un gizemli Sdy Barrett’ini anlattığın mektubuna karşılık olabilir bu mektup. En son Murat Menteş mi bahsetmişti o adamdan? Ne olmuştu? Bak o hikâyeyi unuttum. Bir ara yeniden anlat.

Sabah oluyor, uyuyayım biraz. Sen de işrağı bekle… Bir anekdotla bitireyim bari mektubu:

Elektronun kafayı sıyırmış elemanı Aphex Twin (Richard D. James) İstanbul’a geldiğinde sormuşlar:

- Evinizde bir tank olduğu hakkında söylentiler var.

Evet. Ferret Armoured Scout Car Mark II. 4.5 tonluk. Üzerinde 72 mm’lik taramalı tüfek var.

- Ne amaçla kullanıyorsunuz?

Normal bir araç gibi… Çoğunlukla alışveriş için kullanıyorum.

Not: Ekte bir grafik dosyası var. The Cure için tasarladığım duvar kâğıdı…


Aleminrenkleri.com'dan alıntıdır.

Sündürün görüntüleri sündürün, ekran boş kalmasın!


Hayli zamandan beri televizyon üreticileri 16'ya 9 ebadında likit kristal veya plazma altyapılı televizyon ekranı üretiyorlar. Şimdiye kadar ekran standardında egemenliğini sürdüren 4'e 3 boyutlu ekranın pabucu dama atıldı.

Kısacası ekranların eni genişledi fakat televizyon yayınlarının çoğunluğu hâlâ eski ekran ölçülerini koruyor; ancak pek az kanal, yeni ekran standartlarına uygun yayın yapıyor. Hâl böyle olunca yeni televizyon cihazı alanlar şöyle bir meseleyle karşılaşıyorlar: Ekran büyük fakat görüntü ekranı doldurmuyor, küçük kalıyor. Neyse ki cihaz kumandalarıyla farklı boyutta ekran tercihleri yapılabiliyor. Meselâ kullanıcıların kısm-ı âzâmı şöyle davranıyor: 4:3 ebadında gelen yayını, 16:9'a sığacak derecede sündüren tercihi seçerek görüntüyü deforme ediyorlar.

Nerede rastladımsa durum böyleydi. Fiyakalı otel lobilerinden mahalle kahvelerine, pastanelerden mütevazı evlere kadar hemen herkes TV görüntülerini "sündürerek" seyretmeyi uygun buluyorlar; bu açıdan halkımızın eğilimi âşikâr, boş ekran sevmiyoruz.

Burada boşluk korkusu dediğimiz şey devreye giriyor olmalı; Frenkçesi "Horror vacue". Açıkta duran mutfak tüpüne tığ işiyle triko kazak giydiren, koltukları, iskemleleri, resim çerçevelerini, aynaları dantelle süsleyen millî zevkimizin bir izahı da boşluk korkusudur; yayla gibi ekranın ortasında küçücük kalan, sağında solunda boşluklar bırakan bir ekran görüntüsü içimize sinmiyor.

Sündürülmüş görüntü, TV seyredicilerinin nasıl içine siner anlamıyorum. Bütün ölçüler değişiyor; insanlar daha enli, suratlar daha ablak, eşya daha geniş görünüyor. "İlk başlarda garip geldi ama sonra alıştık" diyorlar. Doğrudur, alışılır; insanın intibak kabiliyeti yüksek fakat niçin gerçek ölçüler, gerçek ebat konusunda direnç gösterilmediği garibime gidiyor. Pek mâsum, pek alelâde görünse de gerçekliğin saptırılması değil midir bu?

"Yoo, rahatsız olmuyorum" diyenlere küçük bir anket uygulayalım; evinizdeki kapının, pencerenin, koltukların gerçek boyutlarını değiştirmesine katlanabilir misiniz? Vücut ölçüleriniz değişse, geometrik algınız bozulsa tahammül edebilir misiniz? Gerçeklik algısı bozulunca, boyutlar mânâsız gelecektir; sadece görünen, maddî şeylerde değil, zihinle kavranması gereken gerçekliğin de içe doğru bastırıldığını, dışa doğru sündürüldüğünü fark etmek sizi rahatsız etmez mi?

Boyutlar mantıkla ve elbette temel estetik algılarla da yakından ilgili. Mantık dediğimiz şey, herkesçe paylaşıldığına inandığımız bir dizi varsayımdır nihâyetinde. Mal varlığını izahta güçlük çeken nevzuhur zengin, "Gökten para yağdı; ben de topladım" dediğinde en azından bıyık altından güleriz; çünkü mantığın temel prensipleri konusunda bizimle dalga geçmeye kalkışmaktadır. Şâkule uymayan açıyla duvara asılmış tabloların göz zevkimizi rahatsız etmesi ise estetik önkabullerle ilgilidir. Küçük gibi görünen mantık zorlamaları bizim tabii algı cihazımızı bozar; başkasının dereceli gözlüğünü inatla takarak üç-beş gün sonra "alıştığını, artık rahatsız olmadığını, iyi gördüğünü" ileri süren birine benzeriz zamanla.

Bir nevi, "Efendisinin ilâcını çalıp içerek şifâ bulacağına inanan ahmak uşak" vaziyeti.

"Yazacak şey mi bulamadın yahu" diyenleri duyar gibiyim; velev ki öyle sayınız... Temel eğitimi esnasında bir dizi ideolojik âmentü ve axiomla yetiştirilen kuşakların daha sonraları bir kısım insânî ve tabii şeyleri algılamasında vahim zaaflara düşmesini, artık daha geniş bir çerçevede değerlendirmek taraftarıyım. Bugünlerde geçirdiğimiz zihni çöküntüyü ve örselenmeyi bu nokta-i nazarla incelerseniz, belki de bana hak verirsiniz.

Evvel zaman içinde yağmur suyu içenlerin delireceğini önceden haber alan bir âkıl adam varmış. Önceden su depolayarak hayli zaman deliren bir cemiyetin içinde tek akıllı olarak yaşamanın azabını tattıktan sonra günün birinde yaptığı şeyin anlamsızlığını fark ederek, herkesin içtiği sudan bir maşrapa dikivermiş kafaya...

Sündürün görüntüleri sündürün, ekran boş kalmasın!

A.Turan Alkan

Uzak İhtimal

Musa, İstanbul'a yeni gelen bir müezzindir. Galata'daki bir camide çalışmaya ve caminin ayarladığı bir dairede kalmaya başlar. Karşı dairesinde Clara adlı bir rahibe adayı oturmaktadır. Yakup ise aristokrat bir aileden gelen, sahaflık yapan bir İstanbullu'dur ve uzun yıllar önce birlikte yaşadığı kadından olan kızını aramaktadır.

Musa, Clara’yı ilk gördüğü andan itibaren onunla konuşmaya çalışır, onu takip eder. Yakup’la da böylece tanışır. Üç farklı insanın hayatı kesişirken, sadece İstanbul gibi bir şehirde yaşanabilecek olaylar yaşanır.

Uzak İhtimal, yönetmenin ilk filmi olurken, aynı zamanda Rotterdam Film Festivali’nden "Kaplan" ödülüyle bu festivalde ödül alan ilk Türk filmi ünvanını aldı. Film, aynı zamanda 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin programında yer aldı. Uzak İhtimal 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film yarışmasında da yarışacak.



Senaryo: Tarık Tufan , Görkem Yeltan
Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun
Oyuncular: Görkem Yeltan (Clara) , Ersan Ünsal (Yakup) , Nadir Sarıbacak (Musa)

Erteleme hastalığına son vermek

İnsanoğlu hayatı boyunca birçok şeyi erteler de durur, bir süre sonra bu ertelemek hastalık haline gelir ve insan ertelemeyi alışkanlık haline getirir. Artık ertelemek sıradanlaşmıştır. "Acelesi yok canım, yarın yaparım" der durur ama nedense yarını bir türlü getiremez.

Gerçekten de şöyle bir düşündüğümüzde hayatımızda ne kadar çok şeyi erteliyoruz değil mi?
-" Sabah hallederiz "
-" Haftaya yaparım "
-"Sınav zamanı gelsin bakalım, o zaman çalışırım"
-"Yarın kesin başlıyorum"
Evet.. Ertelemekle ilgili çok duyduğumuz alışkanlık haline gelmiş cümleler.

Ertelemekle ilgili internetten araştırma yaparken Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in bir hadisi karşıma çıktı;

"Erteleyen helak olmuştur"

İşte olay budur. Sevgili Peygamberimiz 1400 asır evvelden bizi uyarıyor. Sakın ha ertelemeyin, yapacaklarınızı şimdi yapın. Erteleyen helak olmuştur. Yani yapacaklarını yapamadan, erteleye erteleye kendini yemiş bitirmiştir. O zaman ertelemeye son demenin zamanı geldi ve geçiyor bile. Ben bu yazıyı yazarken bile ilk önce akşam yazarım dedim ama sonra niye erteliyorum ki şimdi yapayım dedim ve ortaya böyle bir yazı çıktı.

Parolamız; "Şimdi yapmak" olmalı. Ders mi çalışılacak. Şimdi... Günahlardan tevbe mi edilecek.. Şimdi.. Namaza başlanacak.. Şimdi.. Kitap mı okunacak.. Şimdi... Böyle yaptığımız zaman hem zamandan tasarruf ederek daha çok iş yapmış oluruz. Hem de kendimize güvenimizi artırarak mutluluğun tadını çıkartırız.

http://gunceldefter.blogcu.com/ 'dan alıntıdır.

Beklenen...


Beklenen
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?

(1937)


Necip Fazıl Kısakürek



Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı.Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda..Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar..

'Anladım' der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.

Dahası..Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı..Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar.Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde,bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan: 'Tabii' dedi.. 'Bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız..'

'Mutluluk işte bu olmalı' diye düşündü delikanlı. 'Mutluluk işte bu..' Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı..O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken ki, o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya, o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Birkaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu..

Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. 'Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak..'

Hayır, aramayacaktı..Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi..

Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolej'de çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki..Kız 'Keşke orada olsaydın' demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o..

Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki..Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. 'Bu sana' diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan, kız, dizeleri okurken..

'Ne hasta beklerdi sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!..'

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolej'in önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı..Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. 'Sana bir şeyler söylemek istiyorum' dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli..

'Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.'

'O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni' dedi delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen'in sözlerini o, o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, seytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi.

Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir aslında.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu..Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. 'Günlerdir seni arıyorum' dedi kız.

'Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!..'

'Yaa' dedi delikanlı.. 'Yaa' dedi sadece..Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı..



'Yaaa!..'


Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. 'Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün' dedi.. 'Bu da ikinci ve son dörtlüğü onun..'

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız dizelere bakarken..

'Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!..'

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hâlâ düşünüyor..O uzun, çok uzun bekleyiş aşkını öldürmüş müydü, acaba?.

Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini yaşatmak için mi, yaşayanı silmişti yani?.. Yokluğunda bulmak bu mu demek oluyordu?..

Ya da.. Ya da..

Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hâlâ bilmiyor..Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı bendim!..




© 2007 ZephyRs Blog | Designed and modified by ZephyR.
No part of the content or the blog may be reproduced without prior written permission.
Show/Hide Navigation